Depremler gezegenimizin bir iç yaşamı olduğunun güçlü kanıtlarıdır. İlk çağlarda depremlerin, gücünü ve öfkesini göstermek isteyen tanrıların eylemleri olduğu düşünülürdü. 20. Yüzyılın başında John Hopkins Üniversitesi Jeoloji Profesörü H. F. Reid, 1906’daki San Francisco depremini incelediğinde, depremin önceden birikmiş esnek gerilimin “esnek tepkimesi” ile ilgili olması gerektiği sonucuna vardı.

Reid’in yaklaşımı günümüzün modern sismologları tarafından büyük ölçüde kabul edilmiştir, ancak gerilimlerin birikmesinin ancak geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında netlik kazanmıştır.

Bu gerilimler yeryüzünün litosferinin katı levhalarının yavaş hareketleriyle açıklanmaya başlanmıştır. Bu hareketler genel olarak levha tektonikleri olarak adlandırılır ve üst mantonun altındaki daha yumuşak ve kıvamlı maddenin termal konveksiyonuyla gerçekleşir.

Levhalar, ilkbaharın başlangıcında nehirlerde yüzen buz parçaları gibi birbirlerini iter, birbirlerinin altına dalar ya da kenarlara sürtünürler. Aralarındaki yüksek sürtünme oranı hareketlerinin çok yavaş adımlarla geçekleşmesine sebep olur. Her adım direnci kıran ve levhaların hareket etmesini sağlayan bir depremle sonuçlanır.

Sismologlar depreme yatkın alanları gayet iyi bilirler ve öncül sismik aktiviteleri, gerilim ve jeodezi anormalliklerini, radon gazı sızıntısını ve hatta hayvan davranışlarını inceleyerek gelecekteki jeolojik olayları tahmin etmeye çalışırlar.

Ne yazık ki jeolojik ve tektonik ortamların çok çeşitli olması nedeniyle bilim insanları hala büyük depremlerin zamanı ve yeri ile ilgili doğru tahminler yapamıyor.

Örneğin; Sumatra, Endonezya ve Japonya’da gerçekleşen, çok fazla insanın ölümüyle ve muazzam yıkımlarla sonuçlanan deprem felaketleri tahmin edilememiştir.

Dr. Anatoli Levshin

Colorado Üniversitesi Öğretim Görevlisi

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here